• Arkadaşlarım

  • Bağlantılarım

SUFİ VE ŞİİR

5/12/2005 · Kategori: poetika

 

Osmanlı şiiri, tasavvufi bir şiir midir? Şiirle İslam'ı bağdaştırmak mümkün müdür? Osmanlı'da şiir nedir? Tasavvuf şiirinin muhatabı kimdir?


Değerli ve aziz dostum Doç. Dr. Mahmut Erol Kılıç, 'Sufi ve Şiir' adıyla (İnsan Yayınları, 2004) yayımladığı kitabında bu soruları yanıtlıyor.

Hemen ve öncelikle belirtmeliyim ki, ‘Sufi ve Şiir', Ord. Prof. Fuad Köprülü'nün ‘Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıf'ından sonra, bu alanda yapılmış en nitelikli ve kuşatıcı bilimsel çalışmaların başında geliyor. Genellikle kitap tanıtma yazılarında, yazarın, yazının sonunda tebrik edilmesi adettendir. Ama, bu heyecan verici çalışması nedeniyle, Dr. Kılıç'ı kutlamaya öncelik vermemi, okurlarımın anlayışla karşılayacaklarını umuyorum.

Bilinen hakikat: Şiir, tasavvufun söylemidir. Ehl-i tarik sufilerin neredeyse tümü, tasavvufi düşüncelerini, şiir aracılığıyla dile getirmişlerdir. Bunda şüphesiz, şiir dilinin metaforik (istiareli) bir dil olması ile tasavvufa göre, içinde yaşadığımız bu Dünya'nın, Gazali'nin deyişiyle, bir ‘Alemü'l-Hiss' (‘Duyulur Dünya') ya da bir ‘Alem-i Kevn ü Fesad' (‘Oluş ve Yok Oluş Dünyası) olması arasında bir nedensellik bağıntısı vardır. Duyulur Dünya, Gerçeklik değildir; Gerçek Dünya, duyularla algılanamayan, ancak Keşf ve Murakabe yoluyla kavranabilen ‘Alemü't-Temsil'dir. Gazali'nin ‘Mişkat'ül-Envar'ında belirttiği gibi, ‘Alem'ül-Hiss'te tek bir nesne yoktur ki, ‘Alem'üt-Temsil'deki bir şeyin sembolü olmasın!'' Bu sembolizm tasavvufi şiir dilinin, zorunlu olarak, metaforik (istiareli) bir dil oluşunu belirler ve metafor da, bilindiği gibi, ünlü Rus dilbilimci Roman Jakobson'un formülasyonuyla söylersek, şiir dilinin ayırt edici olduğu kadar, temelkoyucu özelliğidir.

Mahmut Erol Kılıç'ın 'Sufi ve Şiir'deki ana sorunsallarından biri, öyle görünüyor ki, Osmanlı şiirinin tasavvufi bir şiir olup olmadığıdır. Dr. Kılıç, daha başından, ‘Osmanlı şiirinin istisnasız bütünü, sufi şiirdir' iddiasında' olmadığını belirttikten sonra (sayfa:14), ‘bununla birlikte', diyor, ‘gerek fikri arka plan anlamında ve gerekse sayısal anlamda, bu şiir üzerindeki hakim konumun, ona [tasavvufa, H.Y.] ait olduğu [da] bir gerçektir'. Dr. Kılıç'ın, kitap boyunca, tasavvufi İslam'ın, ‘genelde Osmanlı insanının özelde de Osmanlı şairinin dünya görüşünü belirlemedeki hakim rolü'nü (sayfa:36) vurguladığını görüyoruz. Dahası, Kılıç, haklı olarak, tasavvufi şiirin sembolizmini anlamadan Osmanlı şiirinin dünyasını çözme[nin de] mümkün' olmadığını belirtiyor; ‘klasik şiirdeki bütün semboller[in] hep tasavvuf semantiği içerisinde anlamlandırılmaya çalışıl[dığını]' söylüyor. Böylece, Dr. Kılıç, Köprülü'nün, ‘Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar'da, Yunus'un o çok ünlü Şathiyye'si için söylediği, ‘tasavvuf rumuzuna layıkıyla aşina olanlarca pek sarih bir manası' olduğuna ilişkin açıklamasını, Osmanlı şiirinin bütününü kuşatacak biçimde genelleştirmiş oluyor.

Burada, belki de haddim olmayarak, rahmetli Prof. Dr. Haluk İpekten Hoca'nın, ‘Fuzuli' üzerine yaptığı o çok değerli çalışmada öngördüğü ayrıma dikkati çekmek istiyorum: Prof. İpekten, 'mutasavvıf şairler[in] iki kısma ayrılabil[eceğini], birinci kısımdaki Hallac-ı Mansur, Seyyid Nesimi.. gibi 'Hak yolunda gerçeğe erişmiş şairler'in, ‘önce mutasavvıf, sonra şair' olduklarını önesürer'. Bu şairlerin şiirlerindeki tasavvuf, ilk bakışta görünür; olduğu gibi ortadadır.' İkinci kısımdaki şairler ise (İpekten, Fuzuli'yi örnek gösteriyor), ‘önce şair, sonra mutasavvıftırlar': ‘Bunlarda tasavvuf, öteki konular yanında yer alan, ilhama son derece uygun gelen bir konudur. Şiir ve sanat ilk amaçlarıdır; tasavvuf bunun içinde eritilmiştir: Bu bakımdanşiirlerindeki tasavvuf, ortada değildir, açıkça anlaşılmaz.' Dolayısıyla mesela Jean Rypka'nın Baki Efendi ya da Abdülbaki Gölpınarlı hocamızın Nedim'in tasavvufi eğilimleri konusundaki önesürüşlerini, Yunus Emre, Niyazi-ı Mısri ya da Aziz Mahmud Hüdai'nin tasavvufi tahayyüllerine ilişkin önesürüşlerle, Prof. İpekten'in gözettiği türden bir ayrıma gidilmeden, aynı epistemolojik düzeye koymak mümkün müdür, bunu değerli dostum Mahmut Erol Kılıç'a danışmak isterdim.

Doç. Kılıç, İslam'la şiir'in nasıl bağdaştırılabileceği konusunda, bana göre elbet, son derece önemli bir tespitte bulunuyor. Değerli dostum Dr. Kılıç'ın, Kur'an-ı Kerim'in 'Şuara Sûresi' ile Hz. Peygamber'in bir hadis'i arasında kurduğu semantik ilişki üzerinde de önümüzdeki haftaki yazımda durmak istiyorum.




 

Geçen haftaki yazımda, aziz ve değerli dostum Doç. Dr. Mahmut Erol Kılıç'ın 'Sufi ve Şiir' adlı kitabı üzerinde durmuş, bu hafta da konuya devam edeceğimi bildirmiştim.


Konuya girmeden önce, Doç. Dr. Kılıç'ın bu kitabını, bilimsel ehliyetinin üstün seviyesinden kimsenin şüphe duymayacağı bir entelektüelin çalışması olarak takdirle karşıladığımı bir defa daha belirtmek isterim. Eskilerin deyişiyle, sa'y'i meşkur olsun...

Dr. Kılıç, Kur'an-ı Kerim'in 'Şuara Suresi'nde, 'şairlere gelince, onlara sapmışlar uyar. Görmüyor musun onları, nasıl şaşırmış bir vaziyette dolanırlar. Ve onlar yapmayacakları şeyleri söylerler' ayetini, 'Kur'an'ın 'şairler'[e] bir nevi kahinler ve büyücüler grubu içerisinde yer alan kimseler' olarak atıfta bulunduğu biçiminde okumakta ve bundan 'Kur'an'ın nazil olmaya başladığı dönemde ve o coğrafyada şiirin tamamiyle din-dışı, hatta din karşıtı bir hale gelmiş olduğunu[n]' anlaşılması gerektiğini belirtmektedir. Dr. Kılıç, 'Şuara Suresi'ni, Hz. Peygamber'in, ' şüphesiz, şiirin bazısında hikmet ve bazısında sihir vardır' hadisi bağlamında okumak gerektiğine ilişkin, bence çok önemli bir tespitte bulunuyor. Dr. Kılıç'a göre, böyle okununca da, Hz. Peygamber'in, 'Kur'an'ın ilgili ayetlerini mutlaklık ve genellik anlamından çıkarıp izafi ve özel anlam[da] yorumladığı' görülecektir: 'Yani, şiirin bazısı sihirdir, kötüdür ama bazısı iyidir, hikmet içerir. Hz. Peygamber'in şiirin bir de olumlusunun olabileceğine bu şekilde kapı açması ve üstelik bu [...] türden şiir icra edenleri değil tenkit etmesi, Hassan b. Sabit örneğinde olduğu gibi teşvik dahi etmesi, İslam kültürü içerisinde şiirin gelişmesindeki en önemli amil olmuştur.' (sayfa: 26).

Dr. Kılıç, Osmanlı şiirinin tasavvufi, dolayısıyla edebi tahayyülünü büyük ölçüde 'Şeyh-i Ekber' Muhyiddin-i Arabi hazretlerine borçlu olduğu kanaatindedir. Dr. Kılıç'tan alıntılıyorum: '[b]irçok Osmanlı şairinin fikri anlamda üstadı İbn Arabi olmuştur, diyebiliriz. Osmanlı şiiri onun görüşleriyle lebaleb doludur.'

'Sufi ve Şiir'in 'Şairler ve Şeyhler' bölümünden, Muhyiddin-i Arabi'nin 'şiir' konusundaki görüşlerinin, Osmanlı tasavvuf şiirinin sembolizmini belirlediği anlaşılıyor. Dr. Kılıç, 'Şeyh-i Ekber'in 'şiiri icmal manasına al[dığını] ve beyan'ın, yani tafsil'in karşısına oturt[tuğunu] ' dolayısıyla da, ona göre, bir 'icmal' yeri olarak şiirin 'toplu ve öz anlatma, sembollerle anlatma yeri' olduğunu bildirir. Tafsil ya da beyan, 'dilin yüklenebileceği ne varsa hepsini verme yeri' olduğu için, şiir beyan'ın muhalifidir: 'Bu tanımlamadan hareket eden İbn Arabi'ye göre şiir bu durumda sözü kısa tutma (icmal), rumuz kullanma (remz), bilmece yapma (lugaz) ve başka mana kastetme (tevriye) sanatı olmuş olur.' Geçen haftaki yazımda Gazali'nin 'Mişkat'ül-Envar'ından söz ederken belirttiğim gibi, Alem'ül-Hiss'in (Duyulur Dünya), gerçek Dünya olan 'Alem'üt-Temsil'in bir metaforu (istiaresi) olması, nasıl tasavvuf şiiri dilini zorunlu olarak metaforik bir söyleme dönüştürdüyse, Muhyiddin-i Arabi'nin ontolojisinde de, '[H]ayal Alemi ile [...] şiirsel tahayyül arasında irtibat vardır. '(sayfa:55)

Dr. Kılıç, tasavvuf sembolizminin, kendi deyişi ile bazı 'tehlikeli semboller' kullanmış olmasını da açıklığa kavuşturuyor. Bu 'tehlikeli semboller' 'ilahi aşkı anlatmak için başvurulan 'Seven-Sevilen sembolizmi ve terminolojisinin yanı sıra sık başvurulan [...] 'sarhoşluk' ile ilgili 'şarab' ve 'mestlik' sembolleri[dir].' Dr. Kılıç soruyor: ' [Sufi şairler] [b]aşka semboller yardımıyla bu hakikatleri anlatamazlar mıydı?' Ve cevabını veriyor: 'Onlar aslında başka sembollere [de] müracaat etmişlerdir, ama bu iki gruba [ 'seven/sevilen' ve 'sarhoşluk' gruplarına H.Y.] ait sembolizmi konuya daha yakın bulmuş olsalar gerektir ki, daha fazla kullanmışlardır. Çünkü gerçekten bu iki tavır, 'aşkın halleri' ve 'sarhoşun halleri' Hak yolcusunun tavırlarına insanlık mertebesi içerisinden en yakın düşen tavırlardır.' (sayfa: 149-150). Bana fevkalade ilginç gelen, 'Humeyni gibi bir din adamının dahi, hemen her şiirinde bu tasavvufi manadaki 'şarab' motifini[n] gör[ülmesidir]' -ki, bunu, Dr. Kılıç'ın kitabındaki bir dipnottan öğrenmekteyiz.

Son söz: Aziz dostum ve kardeşim Doç. Dr. Mahmut Erol Kılıç'ı tekrar tekrar kutluyor; 'Sufi ve Şiir' gibi bir benzersiz eseri bize verdiği için kendisine kalbi teşekkürlerimi sunuyorum.

Hamiş: Sevgili okurlarımdan, bir müddet için izin istiyorum. Tatil dönüşü, inşaallah, tekrar beraber olacağız. O vakte kadar Allah'a emanet olunuz (H.Y.)

7 Temmuz 2004, Zaman gazetesi
Hilmi Yavuz